Müştak baba kimdir kehanetleri nelerdir

Anadolu’da yetişen evliyânın büyüklerinden. İsmi, Muhammed Mustafa Müştak Efendidir. Babası Seyyid Süleyman Efendi olup, anneleri tarafından soyu Seyyid Abdülkâdir Geylânî hazretlerine ulaşır. 1758 (H.1172) senesi Bitlis’te doğdu. 1831 (H.1247) senesi Muş’ta bozuk itikatlı kişiler tarafından şehîd edildi. Kabr-i şerîfi Muş Kabristanlığının orta yerinde olup, ziyâret yeridir.

Müştâk Efendi, tahsîlini Bitlis ve civârında yaptı. Amcası Hacı Mahmûd Hocadan okudu. Kur’ân-ı kerîmi ezberledi.Kırâat ilminde üstün bir dereceye yükseldi. Hattat olup, çok güzel yazı yazardı.

Önceleri Hakkârî beylerinden olan Müştak Kadîrî’nin idâresinde yirmi iki köy vardı. Diğer amcası Hasan Şirvânî’nin sohbetlerinde kalb gözü açıldı. İlâhî aşka tutuldu. Beyliğini ve malını görmez oldu. Hocası Şirvânî’den hiç ayrılmadı. Onun ileri gelen talebelerinden oldu. Yetişip kemâle geldi. İcâzet, diploma ile şereflendi. Her İslâm âlimi gibi hocasını çok sever ve;

“Pîrimiz, sultânımız Hâcı HasanŞirvânî’dir.
Ahseni takvîme hayrân olmuşuz, hayrânıyız.”

beytini çok okurdu.

Tasavvuf yolunun basamaklarından seyr ve sülûku tamamlayınca Bağdât’a gitti. Seyyid Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin kabr-i şerîfini ziyâret etti. Bu ziyârette mânevî iltifâtlara kavuştu.

Müştâk Efendi, Bağdât’a gidişinin mânevî bir dâvetle olduğunu bildirmektedir.

Bağdât şeyhinden bir nidâ işittim.
O yüksek şâh evliyâlar pâdişâhından
Hazret-i şeyh bana dedi ki: Gel ey Mustafa!

Müştâk Efendi Bağdât’ta, Nakîb-ül-eşrâftan (Seyyid ve şerîflerin işleriyle ilgilenen makâm) icâzet aldı.Müştâk Kâdirî, Bağdât’tan Hindistan’aSerendib’e gitti. Orada Âdem aleyhisselâmın makâmını ziyâret etti. Sonra Hicaz’a gelerek, hac vazîfesini yerine getirdi ve Peygamber efendimizin mübârek kabr-i şerîfini ziyâret etti. Dîvân’ında bu ziyâreti esnâsındaki hudutsuz sevincini şöyle bildirdi:

“Ser-i Livây-i Enbiyâsın, hiç sana olmaz misâl,

Şevkle Müştâk’ınım etmekteyim azmi Hicâz.

Saray-ı devletin dar-ül-emândır yâ Resûlallah.”

Müştâk Kâdirî hazretleri, önce İstanbul’a sonra da Trabzon’a geldi. Halkın pek ziyâde hürmet ve saygısıyla karşılaştı. Sultan Üçüncü Selîm Hanın sadrâzamlarından Yûsuf Ziyâ Paşanın yanında orduyla birlikte gazâya katıldı. Kudüs ve Şam’a uğradı. Kudüs-i şerîfte şu güzel kıt’ayı terennüm eyledi:

Sahrâtullaha bi-ayn-ı ibret,
Kim bakarsa olur ehl-i rikkat,
Kara taş olsa çü kalb-i Müştâk,
Nerm olur bu ne acâib hikmet!”

Müştâk Kâdirî hazretleri 1790-1814 senelerinde İstanbul’a geldi. İstanbul’da iken, Eyyûb Sultan’da Selâmi Efendi Dergâhında ikâmet etti. Müştâk Efendi Bitlis’e döndüklerinde İbrâhim-i Edhem ismini verdikleri bir oğlu oldu. Bu oğlu Edhem Baba adıyla meşhûr oldu. Müştâk Efendi, iki kızından birini saraydan Ahmed Beye, diğerini Ahmed Muhlis Paşaya nikâhladı. İstanbul’da iken, âlimlerin meşhurlarından Hoca Neş’et Efendi ile görüştü.Onunla Mesnevî ve hadîs-i şerîf üzerinde sohbette bulundu. Müştâk Efendi, Dîvân’ında bu konuda; “Hazret-i Neş’et gibi üstâda hemdem olmuşum.” diye yazmaktadır.

Müştâk Efendi, Konya’ya hazret-i Mevlânâ’yı ziyârete gitti. Orada bereketlenmek için Mesnevî-i Şerîf okuttu. Konya eşrâfından çok yakınlık ve sevgi gördü. Müştâk Efendi, İstanbul’a oradan daMuş’a giderek insanlara ilim öğretmeye devâm etti. Ayrıca, Erzurum’a da uğradı. Orada bir çilehânesi vardı. Çok talebe yetiştirdi. Kendilerine icâzet, diploma verdiği talebelerinin en meşhûrları şunlardır: Oğlu Hacı İbrâhim Edhem Bâbâ Efendi, İstanbul’da Etyemez’de Gümüş Baba Dergâhı şeyhi Seyyid Sa’dullah Efendi, Erzurum’da İbrâhim-i Edhem Efendi, İstanbul Haseki’de Başmak Şerif Dergâhı şeyhi Musullu Baba Efendi, Mehmed Celâl Paşa, Ahmed Cemâl Paşa ve başkalarıdır.

Müştâk Efendi; uzun boylu, geniş göğüslü, nûrânî yüzlü, elâ gözlü, çekme burunlu, heybetli, sohbeti hoş, fakir ve fukâraya yardımı çok seven bir zâttı.

Müştâk Efendi, Hakkârî beylerinden olduğu halde dünyâ malı ve rütbelerinden yüz çevirmişti. Babalarından kendilerinin idâresine giren yirmi yedi köydeki ne kadar mal varlığı ve geliri varsa, hepsini terk etmişti. Mânevî saltanat ona, dünyânın yanında üstün ve kıymetli olmuştu. Kâdirî yolu önde gelenleri arasına girmişti.

Müştâk Efendi elini ne zaman cebine soksa avuç avuç altın çıkarırdı.

Müştâk Efendinin ömrü, insanlara hizmetle geçti. Muş’ta iken bozuk îtikâd sâhibi kimselerin hücûmuna uğradı. Evinde seccâdesi üzerinde ibâdetle meşgûl iken boğularak şehîd edildi. Seccâdesinin altından bir kağıda yazılı şu na’t-ı şerîf çıktı.

“Yâ Resûlallah! Ulüvv ü şân senin,
Server-i kevneynsin, fermân senin,
Dest-i hükmünde şehâ çevgân senin
Top senin, cevlân senin, meydân senin,
Söz senin, sohbet senin, devrân senin.”

Müştâk Efendi, şehâdetini önceden dostlarına haber vermişti. Kendisi bu ilâhî takdîre boyun eğdi. Şehîd edildiğinde yetmiş beş yaşındaydı. Bir gün kırk kurban kestirip, etini fakir fukarâya dağıttırdı. Sonra da dergâhında el açıp; “Yâ Rabbî! Bu âciz kuluna şehîdlik rütbesini ihsân et. Ancak o zaman sevgili kulun Hasan’ına kavuşurum.” diye duâ ve niyâzda bulundu. Duâsı kabûl edildi.

Cânânı buldu hasta gönül, cânı istemez,
Bir hastadır ki çâre-i Lokmânı istemez.
Zencîr-i zülf ile Pâbend olan gönül,
Bâğ-ı cinânda sünbül ü reyhânı istemez.
Ehl-i kemâle nazîm bildirdi kendini,
Müştâk, eğerçi şöhret ile şânı istemez.”

Müştâk Efendinin Fârisî dilinde çok kıymetli şiirleri vardır. Eserlerinden bâzıları şunlardır: 1) Dîvân, 2) Âsâr-ı Müştâk Esrâr-ı Uşşâk, 3) Mektûbât-ı Müştâk, 4) Bahârnâme.

UNUTULAN ÇAKI

Müştâk Kâdirî hazretlerinin Erzurum’da konağı ve meyve bahçeleri vardı. Müştâk Efendi burada dinlenirdi. Bir zaman Müştâk Kâdirî hazretleri İstanbul’a gittiler. O sırada Erzurum’daki evinin bahçesinde meyveler ve sebzeler yetişmiş, olgunlaşmıştı. Bahçıvan bunları toplarken; “Âh Müştâk Efendi hazretleri burada olsaydı tâzece bunlardan ona takdim eder, o da bana bahşiş verirdi.” diye gönlünden geçirdi. O sırada Müştâk Efendi evden çıkıp yanına geldi ve bahçıvana selâm verdi.Oradaki çimenlerin üzerine oturdu. Bahçıvan ile konuşup hal hatır sordu. Bahçıvan bu hâle şaşırdı. Hemen meyvelerden toplayıp getirdi. Müştâk Efendi de cebinden sedef çakısını çıkarıp, bir iki tane meyve soyup yedi. Koynundan bir avuç altın çıkarıp bahçıvana bahşiş verdi. Sonra da geldiği gibi eve girdi. Fakat çakısını unuttu. Bunu gören bahçıvan çakıyı alarak arkasından koştu ve evinin kapısını çaldı. Kapıya evin hanımı çıktı. Ona; “Efendi hazretleri az önce çakıyı bahçede unutmuşlar. Onu getirdim.” dedi. Evin hanımı ve hizmetçiler bu işe şaşıp; “Efendi hazretleri burada değil, İstanbul’da biliyorsun.” dediler. Hanımı çakıya baktığında onun Müştâk Efendiye âid olduğunu anladı ve çakıyı alıp sakladı. Üç ay sonra Müştâk Efendi İstanbul’dan geri döndü. Durumu hanımı kendilerine anlattığında, Müştâk Efendi; “Bunlar olan şeylerdir. Bahçıvan bizi çağırmıştı. Biz de gönlü hoş olsun diyerek geliverdik. Sonra da gittik.” buyurdu. Çakıyı ise bahçıvana hediye ettiler.

NOSTRADAMUS’tan bile daha büyük bir kâhin olduğu düşünülen Müştak Baba’nın kehanetlerini cuma gecesi “Öteki Gündem” programımızda konuştuk. Müştak Baba, dünyanın ilgisini ilk kez Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan divanının tek bir satırının gizeminin çözülmesinden sonra çekmiştir. Müştak Baba şiirlerini; gizemleri, kehanetleri bir çözüm anahtarının ardına gizleyerek yazardı. Bu şiirlerdeki kehanetlerinin amacının, özellikle Türkleri ve dünyayı ileride karşılaşacakları konusunda uyarmak olduğu açıktır.
ANKARA SINIR ŞEHRİ
O çözülen tek bir satırda Müştak Baba, Ankara kelimesi bile kullanımda değilken 100 yıl kadar sonra 1923 yılında Ankara’nın Türkiye’nin başkenti olacağı kehanetini yazmıştı. Uzmanlar, tutan bu kehanetten yola çıkarak Müştak Baba şiirlerinin çözüm anahtarına yaklaştılar. Ve çok yeni bulgular ortaya çıkmaya başladı.
Şiirlerinin çözümünde ebced hesabının yapılması, yani her harfin sembolize ettiği rakamı toplayarak sonuçlara varmak mümkün oluyor. Çözümleme yöntemini bilen uzmanlar, Müştak Baba’nın çok net ifadelerle ve kesin tarihler vererek kehanetlerde bulunduğunu söylüyorlar.
Bu uzmanların önde gelenlerinden biri olan Serhat Ahmet Tan, cuma gecesi konuğumuzdu. Ahmet Tan, Müştak Baba’dan yeni çözümlemeler yaptı ve bugünlerde piyasaya çıkacak yeni kitabında da bulduğu yeni kehanetleri yazdı.
Yeni bulunan kehanetlerden hemen yarınımızı ilgilendirdiği için çok da heyecan veren İstanbul’un tekrar başkent olmasıyla ilgili kehanetti. Müştak Baba’nın divanında yeni çözümlenen bir satırda, İstanbul’un 2011 yılı içinde yeniden başkent ilan edileceğinin işareti verilmiş.
İstanbul’un tekrar Osmanlı dönemindeki gibi başkent olmasıyla Ankara’nın bir sınır şehrine dönüşeceği de söyleniyor.
Peki Müştak Baba’nın şiirlerinde İstanbul’un neden yeniden başkent ilan edileceği konusunda bir şey söyleniyor muydu? Bunu sorduğumuzda Serhat Ahmet Tan, şiirlerde Doğu’dan gelen tehlikeden bahsedildiğini söyledi. Anlayacağınız, önümüzdeki yıl içinde Türkiye kendisine Doğu’dan bir tehlike gelmekte olduğunu düşünerek başkentini daha batıya yani İstanbul’a kaydıracaktı.

Tehlike İsrail mi?
MÜŞTAK Baba’nın kehanetlerinde Türkiye’nin yakın gelecekte alacağı yolun haritası çiziliyor gibi. Bu kehanetlerde 2029 yılının özel bir önemi var. Müştak Baba, 2029 yılının Türkiye ve dünya açısından bir kırılma noktası olacağını düşünüyor. Bu kırılma Türkiye’nin taraf olacağı bir savaş da olabilir, tek vuruşluk büyük bir olay da. (Ben bunu duyunca “Acaba nükleer bomba mı?” diye de sordum ama net cevap alamadım.)
Müştak Baba’nın kehanetleri içinde İsrail’in çok özel bir yeri var. Yine en azından 100 küsur yıl önceden İsrail’in kurulmasına giden yolu açan siyonist kongreyi tarih vererek bilmişti Müştak Baba doğacağını gördüğü İsrail’le ilgisini hiç kaybetmedi, şiirlerinde bu ülkenin de yol haritasını çizdi bize.
İşin ilginç tarafı, Türkiye ile İsrail’in yolları bu gelecek seyahatlerinde sık sık çakışıyor.
Bundan sonra anlatacaklarımı ilk kez duyduğumda inanın tüylerim ürperdi. Çünkü anlatılanlar son derece gerçekçi ve hatta bir kısmı şu anda bile olmaya başlamış hadiselerden ibaret.
Müştak Baba’nın kehanetine göre, Türkiye ve İsrail, İstanbul’un başkent olmasından itibaren daha yoğun olmak üzere birçok alanda rekabet içine girecekler. İsrail’le bu tartışmalarında ilk önce Türkiye başarılı oluyor gibi görünüyor, hatta İsrail’de birçok kriz çıkacak ve bu ülke karışacak. Türkiye 2029 yılına kadar eli güçlü bir şekilde bu işi götürecek ama daha sonra İsrail’de işlerin böyle gitmeyeceğini düşünen sertlik yanlısı bir grup idareyi ele alacak ve bunlar Türkiye’ye karşı sert bir tutum içine girecekler.
İsrail’deki bu değişim sonucunda 2029’da bir kırılma olacak. Bu kırılma büyük olasılıkla iki ülke arasında bir savaş ya da tek atımlık bir vuruştan ibaret. Anlayacağınız, iki ülke birbiriyle çatışarak, kavga ederek 2029 yılına kaçılmaz olarak sürüklenecek.
TÜYLERİM ÜRPERDİ
Dediğim gibi bunları ilk duyduğumda çok heyecanlandım, tüylerim de ürperdi. Çünkü bugün bile bu hadiselerin önemli bir bölümü olmaya başlamış durumda. Türkiye, Osmanlı geleneğini kendisine merkez alan bir dış politika söylemi tutturmuş gidiyor; İsrail’le bölgede hemen her konuda tartışıyor, şu anda İsrail’e karşı bölgede bir üstünlük sağlamış gibi görünüyor. Ama Müştak Baba’nın da dediği gibi, İsrail de boş durmuyor tabii ki, Türkiye’yi birçok yönden çevirmeye başladı. İleride bir güç yüzleşmesine hazırlanıyormuş gibi sessiz ve derinden çalışıyor. Bu bağlamda Yunan adalarına füze bile yerleştirdi, Akdeniz’de önemli manevraları var. Üstelik Müştak Baba’nın “Timsah” şiirinde belirttiği gibi Karadeniz’e çıkma yolunda planları da bulunuyor.
TÜRKİYE, K.IRAK’TA
Müştak Baba’nın kehanetleri arasında Türkiye’nin büyük ihtimalle 2012 yılında Kuzey Irak’a gireceği de anlatılıyor. Türkiye bu bölgede güzel karşılanacak ama İsrail’in Kuzey Irak’ta Türkiye’yle çatışacağı kehaneti de bulunuyor.
Bu bağlamda Müştak Baba’nın “Doğu’dan gelen tehlike” sözüyle İsrail’i kastetmesi ihtimali büyük görünüyor.
“Gelecekten istihbarat getirmek” diye bilinen bir kavram var. Müştak Baba gibi kâhinler, ileride meydana gelecek olaylara dikkat çekerek ülkelere dikkatli olmaları ve gereken tedbirleri alma ipuçlarını verirler. İşte bu yüzden İsrail, Rusya ve Amerika gibi ülkeler, geleceğe yönelik kehanetlerde bulunan veya bunları çözümleyen uzmanlarla sürekli çalışırlar. İsrail’in bunu yaptığını biliyorum; çünkü bir defasında Washington’da İsraillilerin politika kararlaştırırken alacakları her kararı din adamına sorduklarını bizzat gördüm.
Bugünlerde Türkiye’yle bölgedeki çatışmalarıyla ilgili tutulacak yol hakkında da din adamlarına sorular sordukları kesindir. İsrail’de de önemli kâhinler bulunduğundan ve dahası Müştak Baba’dan kesin haberleri olduğundan bugün Türkiye’yle rotalarını bu kehanetlere uygun çizdiklerini ve onların da 2012 yılına hazırlandıklarını söyleyebiliriz.
ERDOĞAN BİLİYOR MU?
Ben bazen Erdoğan’ın davranışlarına ve Türkiye’yle ilgili çizdiği rotaya bakınca, “Acaba Başbakan da bu tür kehanetlerden haberdar mı veya yanında sürekli bu kehanetleri bilen uzman bulunduruyor ve ona soruyor mu?” diye düşünüp merak ediyorum. Çünkü bugünlerde Türkiye’nin dış politikada attığı her adım, Müştak Baba’nın kehanetleriyle tamamen uyumlu ve dahası Başbakan kehanetleri iyi biliyormuş gibi kendinden emin tavırlar da alıyor.
Bu arada Müştak Baba divanında AK Parti’ye de atıfta bulunulduğunu hatırlatarak bitirelim konuyu.

Ya 2011 gerçek olursa
UZUN zamandır 2012 ile uğraştıktan sonra şimdi de Müştak Baba yüzünden başımıza bir 2011 belası çıktı. Beni, “Ya İstanbul gerçekten başkent olursa” korkusu şimdiden sardı. Çünkü İstanbul yeni başkent olduğunda şunlar da otomatikman olacak:
1- İstanbul sokaklarında gece yaşamındaki tek problem, ertesi gün Tarım Bakanı’nın yapacağı basın toplantısında söyleyecekleri bulunan tiplerin görülecek olması. Bunlar İstanbullulara şaka gibi gelen konulara önem vererek konuşacaklar.
2- İstanbul’da aniden herkes birbirine “başkan” ya da “başkanım” diye hitap etmeye başlayacak. Çünkü bildiğimiz gibi Ankara’da hemen herkes ya şu anda bir şeyin başkanıdır ya da eski başkandır.
3- Gazetelerin Ankara büroları İstanbul’a taşınacak ve İstanbullu gazeteciler, Ankaralı
gazetecilerin hiç gereği yokken lüzumundan fazla çalıştıklarını bahane gösterip isyan edecekler.
4- İstanbul’da çay ücretlerine de zam gelecek; çünkü Ankara’da her devlet dairesinde işi sadece çay yapmaktan ve sadece çay içmekten ibaret olan çok insan vardır.
5- Nişantaşı’nda yol kesilecek, polis eşliğinde bir araba geçecek, “Bu kimdir?” diye sorduğunuzda size, “Köyişleri Bakanlığı Buğday İşleri Daire Başkanı” diyecekler.
6- Yıllardır bir başkentte yaşamaya alışmış olan babam, İstanbul’a taşınacak. Çapkınlığa İstanbul’da devam edecek.
7- Normal yaşamaya alışmış biz gazeteciler, hiç ummadığımız yerlerde durup dururken karşımızda Fikret Bila’yı görmeye başlayacağız. Bu şoka da alışacağız, ne yapalım.
8- Genel yayın yönetmenlerinin, patronlarının işi için uçak seyahati yapmalarına artık gerek kalmayacak. Trafik sıkışıklığı olmazsa her işi bir saat içinde bitirive-recekler. Böylece Ankara’da metres tutma zorunluluğu da ortadan kalkacak, İstanbul’daki metresler yetecek.
9- Başkent ilan edilmeden önce Rana, Meclis’in nerede olacağını öğrenmemi isteyecek; çünkü
oralarda yeni ev veya arazi yatırımları yapacak.
10- Rana eskiden Ankara’da kalmam gerekeceği için milletvekili olmamı istemiyordu. Bunu beni özleyeceğinden değil, kurala uyup orada metres tutacağımı düşünerek yapıyordu ama şimdi başkent İstanbul olunca milletvekilliğim önünde bir engel olmayacak.
Müştak Baba Divanı’nın elyazması kütüphanelerinde çok sayıda nüshası bulunuyor ve onlarca şiir, ebced sisteminin gelecek tahminine uyarlanmasını bilen kişiler tarafından şifrelerinin çözüleceği zamanı bekliyorlar…*

Temeli, alfabedeki her harfin belli bir rakam değeri taşımasına dayanır. Meselá eski alfabemizin ‘elif’i 1, ‘ye’si 10, ‘rı’sı 200, ‘kef’i 20, ‘lám’ı 30, ‘mim’i 40 kabul edilir, her harfin ayrı bir sayı değeri vardır ve dolayısıyla harflerden meydana gelen kelimeler de kendilerini meydana getiren harflerin değerlerinin toplamı olan sayılara karşılıktırlar. Meselá ‘Hülya Avşar’ isminin ebced karşılığı 1145, ‘Tayyip Erdoğan’ın 1289, ‘Ertuğrul Özkök’ün de 1512′dir. Ebcedi bilenlerin bu sayılar vasıtasıyla kişilerin geleceğinden haber verdiklerine de inanılır ama, o bahislere hiç girmeyelim!..

MÜŞTAK Baba’nın, Ankara’nın 1923 yılında başkent olacağını söylediği şiiri, orijinal diliyle şöyle:
‘Me’vá-yı názenine kim elf olursa efser / Lá-büdd olur o me’va İslámbol ile hemser // Nun ve’l-kalem başından alınsa nun-ı Yunus / Aldıkda harf-i diger olur bu remz ızhár // Miftáh-ı sure-i Kaf ser-had-i kaf tá kaf / Munzamm olunmak ister Rá-yı Resul-i Peyamber // Háy-ı huy ile áhir maksud oldu záhir / Beyt-i veliyyü’l-ekrem Elhác Abd-i ekber // Ey pádişáh-ı fehhám Sultan Hacı Bayram / Revhán ister ikram-ı Müşták-ı abd-i çáker’

Şimdi, şiirin günümüz Türkçesiyle basit ama serbest tercümesini yapalım:

‘1000 mánásına gelen ELF sözü, güzeller beldesinin başına EFSER, yani tác olarak konursa, [/] o belde İstanbul’dan farksız bir hále gelir.[//] Sonra, Yunus Suresi’ndeki NUN [/] […] ve Kaf Suresi’ndeki KAF harfleri alınır. [/] Resul’ün, yani Hazreti Peygamber’in RI harfi de bunlara iláve olunmak ister [//] ve maksad ‘háy-ı huy’ sözündeki ‘HE’ harfi ile tamamlanır. [/] […] Ey anlayışlıların padişáhı olan Sultan Hacı Bayram! Senin bulunduğun o güzel belde [?], bu değersiz kul Müştak’tan hürmet istiyor!’

Müştak Baba, şiirin ilk mısraında ‘1000′ mánásına gelen harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor. Yani, Müştak Baba, ‘Ankara’nın eski harflerle yazılışı olan ‘A-N-K-R-H’ harflerini sıralıyor, ‘Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tác olacak ve İstanbul’dan -yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden- farksız hále gelecek’ diyor.

Müştak Baba, şiirin ilk mısraında ‘1000′ mánásına gelen ‘elf’ ve ‘tác’ demek olan ‘efser’ sözlerini veriyor ve ‘efser’in başına ‘elf’in iláve edilmesi gerektiğini söylüyor. Ebced hesabıyla 341 tutan ‘efser’e ‘elf’in, yani ‘1000′ sayısının ilávesiyle, Ankara’nın başkent yapıldığı 1923′ün Hicri takvimle karşılığı olan 1341 tarihini elde ediyoruz.
Şair, daha sonra beş mısrada sırasıyla ‘elif’, ‘nun’, ‘kaf’, ‘rı’ ve ‘he’ harflerini veriyor. Bu harfler, bu sırayla yazıldıklarında ortaya ‘Ankara’ kelimesi çıkıyor. Yani, Müştak Baba, ‘Ankara’nın eski harflerle yazılışı olan ‘A-N-K-R-H’ harflerini sıralıyor, ‘Güzeller beldesi ve Hacı Bayram’ın memleketi olan Ankara, 1341 yılında başlara tác olacak ve İstanbul’dan -yani, şiirin yazıldığı zamanın başkentinden- farksız hále gelecek’ diyor.

Kehanet, Müştak Baba’nın yaptığı gibi, olayın yaşanacağı yerin adıyla ve tarihiyle işte böyle yazılır ama Nostradamus’ta bu şekilde tek bir ifade bile yoktur. Dolayısıyla, ithal malı káhinleri bir yana bırakalım ve bu işlere merakımız varsa, açık-seçik konuşan kendi káhinlerimizin söylediklerinin üzerine eğilelim beyler!”

* Bu araştırmayı neden kendisi yapmıyor, sormak gerek!

Çevirinin ve yorumun eleştirisi:

1. İlk iki mısraın çevirisi doğru mu, yoksa yorum mu?! Elif’in 1000 manasına geldiğini söylüyor; ama yukarıdaki bölümde (İşte, ebced hesabı) elif’in değerini 1 olarak veriyor!

2. “tác” sözcüğü çeviriye nasıl girmiş?! İki paragraf aşağıda “‘tác’ demek olan ‘efser’” izahını yapıyor; ama “efser” sanki özellikle “tac”landırılmış!

3. (Karşılaştırmada kolaylık olsun diye çevirideki [/] ve [//] simgelerini ben koydum.) […] ile gösterdiğim iki mısraın çevirisi yok!

4. [?] ile işaretlediğim ifade şiirde var mı ki?

5. Şiirden, nun’a kadar rakam, nun’dan itibaren harf yorumu yapılıyor; buna karşı, şairin vurguladığı bütün harflerin ebced hesabı için değerlendirilmesi de mümkündür!

6. Şiirden N-K-R-H çıksa bile (A’yı kendi ilave etmiş. “Sırasıyla ‘elif…” harflerini diyor ama (ikinci bir) elif yok! Baştaki elif’i kastediyorsa, onu kaç kere kullanıyor!), onun Ankara olduğu anlamına gelmez. “Teorik olarak” bu sessiz harflerle başka kelimeler de türetilebilir!).*

7. Son (koyu harflerle yazılı) cümlesi tamamen (saptırılmış) bir yorumdur.

Sonuç: M. Bardakçı’nın iddiası çürüktür; şiirle, kelimelerle, harflerle oynamakta, zorla 1341 rakamını çıkarmaktadır. Ahlaklı bir yol izlememektedir. Gazetede ve televizyonda “tezini”, (bilmeyenler için) gayet “güzel”, herhalde hiç veya ciddi bir eleştiri almadığından pervasızca pazarlamaktadır; “bilenler” ise onun “Müştak Baba ipliğini pazara çıkarmaktadır”! (Bu kadar açık bir yalan, kandırmaca karşısında “şunu şunu biliyorum” ve “ahlak” iddiasındaki insanların sesinin çıkmaması, saygın bir otoritenin bulunmaması, pek çok alanda olduğu gibi, üzücüdür.)

M .Bardakçı, Nostradamus’u Türkiye’de ilk ben, 80’lerde tanıttım, Türkiye’ye ben bela ettim, diyor. Büyük ihtimalle o tarihte onun “kehanetlerinden” etkilenmişti, ilaveten gazetecilik (sansasyonel, sükseli haber yapmak, anılmak-atıf yapılmak-konuşulmak) adına onu ortaya atmıştı… “Müştak Baba”yı da aynı saiklerle gündeme getirmeye çalıştığı görülmektedir. Nostradamus’a benzer bir süreç yaşanması halinde, 20 yıl sonra, “Müştak Baba”yı Türkiye’ye kendisinin bela ettiğini söylerse şaşırmam!

Yukarıdaki analizi ve değerlendirmeyi, hiç Osmanlıca bilmeksizin, sadece karşılaştırma ve aklı yürütme ile yaptım. Hatam olabilir. Fakat esasta yanılmadığım, herhalde kesindir!

* Şair’in İstanbul’dan memleketine dönerken yolu Ankara’dan geçiyorsa, Ankara’ya uğradıysa, ki Hacı Bayram’ın adını anması bunu teyit ediyor gibi, “bir biçimde” Ankara ismini anması tabiidir, hatta gereklidir. Tahminim, eğer gerçekten bir tarih düşürme ve edebi biçimde yer ismi belirtme söz konusuysa, şiirin çevrilmeyen mısraları hesaba katıldığında şairin Ankara’dan geçtiği tarih çıkacaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.